Emekli Diplomat Gürsel Demirok Yazdı…
Bu köşede yayımlanan “CHP nasıl bir strateji izlemeli?” başlıklı yazımın geçen hafta antalyakadin.com da en çok okunan yazı olduğunu öğrendim. Doğrusu bundan memnuniyet duydum.
Ancak bir yandan da, keşke yazıda dile getirdiğim görüşlerin en azından bir kısmı dikkate alınabilseydi diye düşünmeden edemedim. Çünkü neyi önerdiysem, tam tersi yaşandı.
Yazımın sonunda, “Kimse, ‘kendi sorunlarını diyalogla çözemeyen bu parti mi Türkiye’nin sorunlarını çözecek’ dememeli” demiştim. Ne yazık ki bugün CHP’nin kamuoyundaki görüntüsü tam da bu soruyu akıllara getiriyor.
Pek çok sağduyulu insan gibi ben de parti bütünlüğünün korunabilmesi için olağanüstü kurultayın bir an önce yapılması konusunda ortak bir mutabakata varılmasının önemine dikkat çekmiştim. Özgür Özel cephesi de bu görüşü savunuyor. Ancak Kemal Kılıçdaroğlu’nun bu konuda net bir takvim açıklamaktan kaçındığı ve süreci ağırdan aldığı yönünde değerlendirmeler yapılıyor.
Yargı kararını eleştirmeyen neredeyse yok. Ancak bu tartışmalar sürerken ülkenin gerçek gündeminin geri plana itildiği de görülüyor. Ekonomik sıkıntılar, hayat pahalılığı, eğitim, adalet ve yoksulluk gibi toplumun doğrudan yaşadığı sorunlar yeterince konuşulmuyor. CHP’de yaşanan kriz, adeta ekonomideki krizin önüne geçmiş durumda.
Bir önceki yazımda, “Belediye başkanlarına açık güvence verilmelidir” demiştim. Oysa son günlerde yapılan bazı açıklamalara bakıldığında, henüz herhangi bir yargı kararı bulunmaksızın bazı belediye başkanları ve parti mensupları hakkında peşin hükümlü değerlendirmeler yapıldığı görülüyor. Özellikle bir dönem “Adalet” yürüyüşünün öncülüğünü yapan Kılıçdaroğlu’nun, yargı süreci tamamlanmadan bu tür değerlendirmelerde bulunması ister istemez dikkat çekiyor.
Yine aynı yazıda, iç hesaplaşmalardan ve tasfiye girişimlerinden uzak durulması gerektiğini vurgulamıştım. Kişisel husumetlere dayalı söylemlerin önüne geçilmesini, parti içinde çift başlı bir görüntü oluşmasına izin verilmemesini önermiştim.
Çünkü siyasi hareketlerin en büyük gücü birlik görüntüsüdür. Buna karşılık en büyük zaafları ise kendi içlerinde bölünmüş bir görüntü vermeleridir.
Ne yazık ki bayram süresince yaşanan gelişmeler, karşılıklı sert açıklamalar ve sosyal medyada giderek artan kutuplaşma, bu kaygıları haklı çıkarır nitelikte oldu. Tarafların birbirlerini “hain” ilan edecek noktaya sürüklenmesi, CHP’ye zarar vermekten başka bir sonuç doğurmaz.
Bayram öncesinde, “Öfkelenmeyi ve hamasi nutukları bir kenara bırakıp, bayramın ruhuna uygun biçimde suhuletle hareket etmenin yolları aranmalıdır” demiştim. Ancak görünen o ki bu çağrı da karşılık bulmadı. Bayramın birleştirici iklimi yerine gerilim ve çatışma öne çıktı.
Bayram sonrasında umut verici gelişmeler yaşanır mı? Açıkçası çok iyimser değilim. Taraflar arasındaki bilek güreşinin bir süre daha devam edeceği anlaşılıyor. 30 Mayıs’ta Ankara’da yaşananlardan kimlerin hangi dersleri çıkaracağı ise zamanla görülecek.
Yazım üzerine değerlendirmede bulunan bir dostumun sözleri ise ayrıca düşündürücüydü:
“Sen hâlâ sorunların diyalog yoluyla çözülebileceğine inanıyorsun. Oysa asıl mesele muhalefetin ve dolayısıyla demokrasinin geleceğidir. Demokratik hukuk devletinin korunması bugün her zamankinden daha büyük önem taşıyor.”
Bu görüş üzerinde düşünmeye değer.
Son günlerde Ankara siyaset kulislerinde çok farklı senaryolar konuşuluyor. CHP’de yaşanan gelişmelerin iktidar cephesinde nasıl değerlendirildiği, önümüzdeki dönemde Türkiye siyasetinin nasıl şekilleneceği konusunda çeşitli yorumlar yapılıyor.
CHP’deki çekişmeleri iktidar çevrelerinin memnuniyetle izlediği yönünde değerlendirmeler mevcut. Ancak Ankara kulislerinde konuşulanlara bakılırsa, siyasetteki belirsizlik yalnızca CHP ile sınırlı değil. AK Parti içinde de geleceğe ilişkin çeşitli değerlendirmelerin yapıldığı, özellikle Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan sonrasına ilişkin farklı görüşlerin bulunduğu ileri sürülüyor.
Kulislerde zaman zaman, anayasal değişiklikler yoluyla Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın siyasi liderliğinin uzun yıllar devam etmesini arzulayan çevrelerin bulunduğu yönünde yorumlar yapılıyor. Bunun yanında, Erdoğan sonrası dönemde partinin nasıl bir yol izleyeceği, liderliğin kim tarafından üstlenileceği konusunda farklı görüşlerin dile getirildiği de söyleniyor.
Kimi değerlendirmelerde Bilal Erdoğan’ın adının öne çıktığı, kimilerinde ise dış politika ve devlet yönetiminde önemli görevler üstlenen isimlerin alternatif olarak görüldüğü ifade ediliyor. Abdullah Gül ve Bülent Arınç gibi AK Parti’nin kuruluş döneminde etkili olmuş, partideki gelişmeleri yakından izleyen isimlerin bu çerçevede farklı yaklaşımlara sahip oldukları yönünde yorumlar yapılıyor.
Bütün bunlar siyasi kulislerde konuşulan iddialar. Ne kadarının gerçeği yansıttığını bugün kesin olarak bilmek mümkün değil. Ancak böylesi söylentilerin yaygınlaşması bile, Türkiye’de siyasetin geleceğine ilişkin belirsizliklerin ve kaygıların toplumun farklı kesimlerinde hissedildiğini göstermekte.
Yerel seçimlerin ardından CHP’de yaşanan gelişmeler ve siyaset kurumuna yönelik müdahale tartışmaları da bu çerçevede değerlendirildiğinde, demokratik hukuk devletinin korunmasının neden bu kadar önemli olduğu daha iyi anlaşılmaktadır.
Gerçek olan bir şey var:
Türkiye’de demokratik hukuk devletinin korunması, hangi siyasi görüşten olursa olsun herkesin ortak sorumluluğudur.
AK Parti de, CHP de, diğer siyasi partiler de, kendi iç meselelerini tartışırken demokratik hukuk devleti ilkelerini göz ardı etmemelidir. Demokrasiye zarar verecek yöntemlerden kaçınılmalı, siyasal rekabet meşru zeminlerde sürdürülmelidir.
Bu çerçevede, hukuk devleti ilkesini, milli iradenin üstünlüğünü ve demokratik siyasetin meşruiyetini tartışmalı hale getiren “mutlak butlan” kararının sonuçları dikkatle değerlendirilmelidir. Siyasi partilerin demokratik hayatın vazgeçilmez unsurları olduğu unutulmamalıdır. Yargının siyaseti şekillendiren bir araç haline gelmesi de, siyasetin yargıyı baskı altına alması da demokratik düzen açısından sakıncalıdır.
Miting fotoğrafı: Özgür Özer İletişim X hesabı
