Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunu (1968) bir Mülkiyeli olarak 1 Mayıs öncesi Mülkiyeliler Birliği’nden şu mesajı aldım:
“Haksızlığın olağanlaştırılmaya çalışıldığı, yoksulluğun her geçen gün daha fazla insanı kuşattığı, gençlerin umutsuzluk ve gelecek kaygısıyla mücadele ettiği, çocukların yaşamlarının iş cinayetleriyle ellerinden alındığı, emekçilerin ise güvencesizlik ve ağır sömürü koşullarına mahkûm edildiği bu düzende ancak dayanışma ve ortak mücadeleyle değişimi mümkün kılabiliriz. Daha adil, özgür ve eşit bir geleceği ancak omuz omuza vererek kurabiliriz. Emeğin, dayanışmanın, barışın ve adaletin simgesi olan 1 Mayıs’ta; Mülkiyeliler Birliği pankartı altında buluşmaya, ‘özgürlüğün havasını birlikte solumaya’ davet ediyoruz.”
Mülkiyelilerin, geçen yıllarda olduğu gibi bu yıl da, Emek ve Dayanışma Günü’nde emekçilerle dayanışmalarını sergilemek amacıyla meydanlarda olmaları için bu çağrının yapıldığı görülüyor. Ankara, İstanbul, İzmir, Antalya gibi büyük şehirlerimizde yaşayan Mülkiye mezunlarından da düzenlenecek yürüyüş ve mitinglere katılımları bekleniyor.
Yetmişli, seksenli yaşlarda olan geçmişin “68 kuşağı”ndan 1 Mayıs yürüyüş ve mitinglerine katılım olur mu bilmiyorum. Gelen mesaj beni gençlik yıllarıma götürdü. “68 kuşağı” olarak bilinen 1960-70’li yılların üniversite öğrencileri barıştan, özgürlükten yanaydılar. Emperyalizme karşı savaş açmışlardı. Emekçilerin, dar gelirlerin haklarını savunuyor, hakça, daha adil , eşitlikçi bir düzen istiyorlardı.
Mülkiyeliler, 68 eylemlerinin en önünde yer alan üniversite öğrencileri arasındaydı. 1 Mayıslarda da emekçilerle birlikte meydanlara koşarlardı. Emekçilerle dayanışma içinde olmak önceliklerinden biriydi.
1 Mayıslara ilişkin acı anıları da vardır Mülkiyelilerin…
1 Mayıs 1976 ‘da İstanbul Taksim’de düzenlenen mitinge Siyasal Bilgiler Fakültesinden bir grup öğrenci de katılmıştı.Bu öğrenciler mitingden sonra gezerken karanlık eller tarafından kurşun yağmuruna tutulmuş, öğrencilerden Darüşşafaka Lisesi mezunu Ali Fuat Okan hayatını kaybetmişti.
Ülkemizde kardeşin kardeşi vurduğu o zor yıllardı o yıllar. Ülke sorunlarına karşı her daim duyarlı olan Mülkiyeliler o yıllarda bağımsızlığın, emeğin, demokrasinin ve özgürlüklerin savunulması amacıyla meydanlara çıkarlar, ön saflarda yer alırlardı.
Dudaklarından Mülkiye Marşı hiç eksik olmazdı…
“Başka bir aşk istemez/ Aşkınla çarpar kalbimiz/Ey vatan gözyaşların dinsin/ Yetiştik çünkü biz/ Gül ki sen, gülsün ay, güneş, toprak, deniz…”
Geçmiş yılları, o zor yılları zaman zaman anımsamak gerekir. Nereden nereye geldiğimizi görmek için de geçmişi her yönüyle bilmek gerek. Türkiye bugünlere bir çırpıda gelmedi.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yılları CHP’nin iktidarda olduğu “tek partili” yıllardır. CHP,1945’te iç ve dış gelişmeleri değerlendirerek çok partili sisteme geçme kararı alarak yürürlüğe koydu. 14 Mayıs 1950’de yapılan seçimler sonucunda da demokratik yöntemlerle iktidar değişimi gerçekleşti. Demokrat Parti iktidara geldi. O tarihler Türkiye’de bugünkü gibi “ileri demokrasi” yoktu. Ancak CHP, iktidarını uzatmak için antidemokratik yollara, “Bizans oyunlarına” başvurmayarak ülke yönetimini Demokrat Partiye devretti.
Demokrat Parti’nin iktidara gelmesi özellikle az eğitimli, dar gelirli, mütedeyyin insanlarımızca sevinçle karşılandı. Ancak yıllar ilerledikçe ekonomik sıkıntılar, yolsuzluklara ilişkin haberler, baskılar, toplumda giderek artan hoşnutsuzluğa yol açtı. 1957 seçimlerine oylarının düştüğünü gören iktidar, antidemokratik uygulamalara ve baskıcı yöntemlere yöneldi. Demokrat Parti’nin, özellikle 1959 yılı sonrası izlediği politikalar, ekonomik ve siyasi olarak sıkıntıları artırdı. Ortaya çıkan sıkıntılar ve yapısal bozulmalar, siyasi liderler ve askeri hiyerarşi arasında yeni sorunlar ortaya çıkarttı. Üniversite öğrencileri ve aydın çevreleri rahatsız etti.
Bu rahatsızlıkların yaşandığı sıralarda 28 Nisan 1960 tarihinde Demokrat Parti, gelecek seçimlerde iktidarı kaybetmeme hırsıyla Tahkikat Komisyonu kurulması yolunda bir yasayı TBMM’de kabul etti. Muhalefetin büyük tepki gösterdiği bu yasayla, TBMM içinden DP milletvekillerinden oluşan 15 kişilik bir Tahkikat Komisyonu kuruldu. Komisyon, savcıların bütün yetkileriyle donatılmıştı. Yasa, Komisyona basını, üniversite öğretim üyelerini, askerleri, muhalefet milletvekillerini temyiz imkanı bulunmayan, yargılama yetkisi veriyordu. Komisyonun üstünde bir merci yoktu ve kararları kesindi. Komisyon, ülkede sıkıyönetim ilanına ve öğrenci gösterilere yol açtı.
28 Nisan 1960’da İstanbul Üniversitesi, 29 Nisan’da Ankara Üniversitesi öğrencileri tarafından gerçekleştirilen protesto gösterilerini, öğretim görevlisi olarak çalışan akademisyenler de destekledi. “Kahrolsun diktatörler”, “Hürriyet isteriz” sloganları atan öğrencilere emniyet güçleri sert müdahalede bulundu, ateş açtı.
İstanbul’daki olaylarda, polis Beyazıt’ta üniversitenin önünde protestoda bulunan İstanbul Üniversitesi öğrencilerini sert bir biçimde bastırdı, birçok öğrenciyi gözaltına aldı. Öğrencileri korumaya çalışan Rektör Ord. Prof. Sıddık Sami Onar ve öğretim üyeleri polis tarafından darp edildi. İstanbul’un diğer bölgelerine de yayılan olaylarda, iki öğrenci, Turan Emeksiz ve Nedim Özpolat hayatını kaybetti. 100’e yakın öğrenci yaralandı.
29 Nisan’da, bu kez Ankara’da Siyasal Bilgiler (Mülkiye) ve Hukuk fakültelerinde başlayan protestolara da polis ve sıkıyönetim askerleri müdahale etti. Polis atlarıyla SBF’ye girince öğrenciler atların altına yattı. Ankara Sıkıyönetim Komutanı Korgeneral Namık Argüç’ün ateş emri verdirmesi üzerine SBF duvarlarına yaylım ateşi açıldı…
Gelişmeler toplumda kaygı ile karşılanıyor, sağduyulu yurttaşlar “Bu gidişin sonu iyi değil!” diyor uyarılarda bulunuyorlardı. Ancak gençlik protestoları yayılarak, Ankara Kızılay’da 555K (5. ayın 5. günü saat 5’te Kızılay’da) ve 21 Mayıs Harbiye Yürüyüşü gibi, halkça da desteklenen kitle gösterilerine dönüştü. Gösteriler 27 Mayıs askeri müdahalesinin ayak sesleri olduğu o sıralar pek çok kişi farkında değildi.
O yıllardan sonra da ülkemiz neredeyse her on yılda bir askeri müdahaleler ile karşılaştı. Emekçiler ve gençler de bu müdahalelerden nasiplerini aldı.
O yıllardan alınacak çok dersler var. Zamanla koşullar çok değişti. İşçi hareketleri de, öğrenci hareketleri de eski dinamizmini, gücünü yitirdi. Yine de zaman zaman işçi eylemleri, mitingleri görülüyor. Üniversite öğrencilerinin de düzenlenen kimi mitinglerde boy gösterdikleri gözleniyor.
Günümüzde bu tür protesto eylemleri üzerinde önemle durulmalı, meydanlara kulak verilmeli.
Şunu unutmayalım: Bir toplumun aynası emekçilerdir, gençlerdir. Onların hayalleri, umutları ve öfkeleri, bir ülkenin geleceğine dair en keskin ipuçlarını verir. O yıllarda gösterilerde bulunan emekçiler, gençler, daha hakça, adil bir düzen ve daha çok demokrasi ve özgürlük amacıyla meydanlardaydı. Bugünün talepleri de farklı değil.
Tarih boyunca en büyük dönüşümler gençlerin ve emekçilerin sorgulamalarıyla başladı. Sorgulayan zihinler otoriteyi rahatsız eder çünkü sorgulamak, konfor alanlarını sarsar. Gençlik ve emekçiler tam da bu yüzden baskılanır, eleştirilir ve çoğu zaman suçlanır. Oysa demokrasinin temel taşlarından biri, eleştirel düşünce ve ifade özgürlüğüdür.
Demokrasilerde sorunlar, konuşarak çözülür. Emekçiler ülkemizin önemli güç kaynaklarından biridir. Gençler bu toplumun, geleceğidir, gençlik umuttan beslenir. Baskıcı yönetimler emekçilerin ve gençlerin umutlarını ve dirençlerini korumalarından korkarlar.
Yarın nasıl olacak bilmiyoruz ama emekçileri, gençleri dinleyenler kazanacak. Çünkü bir ülkenin en büyük serveti ne toprakları ne de ekonomisidir… O ülkenin gerçek gücü, düşünebilen, sorgulayan ve umut eden gençleridir. Üreten emekçileridir.
Emeğin, alın terinin ve dayanışmanın günü olan 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü kutlu olsun. Yaşanılan bu zor zamanlarda bile işinin başında, daha iyi bir gelecek için mücadele veren tüm emekçilere başarılar diliyorum.
Gürsel Demirok
