Bataklığı kurutmak ve öz güvenli davranmak.
Bir okurum, “Fon batağı konusunda da bir yazı yazın” önerisinde bulunmuş. Fonların teknik işleyişi uzmanlık alanım değil. Ancak meselenin siyasi sonuçlarını değerlendirmek için finans uzmanı olmak gerekmiyor. Çünkü tartışma, paranın nereden gelip nereye gittiğini çoktan aştı; iktidarın itibarı ve toplumun adalet duygusuyla ilgili bir meseleye dönüştü.
Ben, bu bataklığın kurutulması ve buradan haksız kazanç sağladığı belirlenenlerden hesap sorulması gerektiğini düşünenlerdenim. Siyasi yakınlıkların, ünvanların ya da nüfuzun bu hesabın önüne geçmemesi gerekir. Aksi hâlde ortaya çıkacak zarar, dosyada adı geçenlerle sınırlı kalmaz; onları koruduğu düşünülen siyasete de yazılır.
Fon krizi gündeme gelmeden önce, ekonomik sıkıntılara rağmen AK Parti’nin toplumun belirli kesimlerindeki itibarı korunuyordu. Şimdi ise fondan kimlerin yararlandığına ilişkin iddialar, bu kesimlerde de soru işaretleri doğuruyor. Geçim sıkıntısı çeken vatandaşın, bazı kişilerin siyasi ilişkileri sayesinde kazanç sağladığı kuşkusuna kapılması, iktidar açısından kolayca geçiştirilebilecek bir durum değildir.
Üstelik iktidarın önündeki siyasi tablo, bir süre öncesine kadar kendisi açısından elverişli görünüyordu. Muhalefet dağınıktı. 103 yıllık CHP’nin bölünmesi, CHP ile YENİ Parti’nin enerjilerini iktidardan çok birbirlerini eleştirmeye harcamaları, AK Parti’nin hareket alanını genişletiyordu. “Terörsüz Türkiye” sürecinde DEM Parti’nin iktidara yönelik umut ve beklentileri de bu hesaba ekleniyordu. Türkiye’nin istikrarını önceleyen kimi dış güçlerin iktidarın devamını arzuladıkları izlenimini vermeleri, Ankara’daki öz güveni besleyen bir başka unsurdu.
Böyle bir ortamda, istenen anayasal değişikliklerin yapılabileceği, Erdoğan’ın yeniden cumhurbaşkanı adayı olacağı seçimlerin öne alınabileceği hesaplanıyordu. Fon krizi, bu hesapların ortasına düştü. Muhalefetin zaaflarından yararlanmanın, iktidarın kendi bünyesinde oluşan güven sorununu çözmeye yetmeyeceği görüldü.
Partiyi toparlama görevi bir kez daha Erdoğan’a kaldı. Gelişmelerden duyduğu rahatsızlık ve öfke anlaşılıyor. Fakat bundan sonra belirleyici olacak olan, bu öfkenin nasıl bir siyasi iradeye dönüşeceğidir. Kamuoyu, sorumluların kim olduğunun açıklığa kavuşturulmasını ve hesabın siyasi konum gözetilmeden sorulmasını bekler. Güven ancak böyle onarılabilir.
Tam da bu noktada gözler yargıya çevriliyor. Fon dosyasının nasıl ele alınacağı, yargı-siyaset ilişkisine dair öteden beri dile getirilen eleştirileri yeniden gündeme getiriyor. Yargıya siyasi müdahalede bulunulduğu algısının AK Parti’ye verdiği zararın, parti içinde yeterince değerlendirildiğinden emin değilim.
Kapalı toplantılarda bu mesele açıkça konuşuluyor mu? İktidarı eleştiren belediye başkanları ve gazeteciler söz konusu olduğunda izlenen tutumla, iktidara yakın olduğu ileri sürülen isimlere yönelik süreçler arasında toplumun bir karşılaştırma yaptığı görülüyor mu? Hukukun herkese aynı ölçüyle uygulanıp uygulanmadığına dair kuşkuların siyasi maliyeti hesaplanıyor mu?
Belediye başkanlarının ve gazetecilerin tutuksuz yargılanabilecekleri üzerinde neden daha fazla durulmuyor? Tutuklamanın gerekliliği her dosyanın koşulları içinde tartışılabilmeli. Suç isnadının açıklığa kavuşturulmasıyla insanların yargılama boyunca cezaevinde tutulması aynı mesele değildir. Bu ayrım gözden kaçırıldığında, yargı sürecinin önüne mağduriyet tartışması geçiyor; iktidarın kendi eliyle “ucuz kahramanlar” yarattığı eleştirisi güçleniyor.
AK Parti kendisini “muhafazakâr demokrat” bir parti olarak tanımlıyor. Bu tanımın demokratlık kısmı, en çok da eleştiriyle karşılaşıldığında anlam kazanır. Muhafazakârlık, farklı düşünenlere tahammülsüzlüğün gerekçesi olamaz. Çeyrek asırlık bir siyasi hareketten, eleştirileri dinleyecek ve kendi yanlışlarıyla yüzleşecek olgunluk beklenir.
Öz güven, iktidarın kendi kadrolarına da zor sorular yöneltebilmesini gerektirir. Bir yanlışın üstünü örtmek kısa süreli rahatlık sağlayabilir; fakat o yanlışın sorumluluğunu zamanla bütün partiye yükler. Öz eleştirinin değeri de burada ortaya çıkar. Kendi içindeki sorunu görebilen ve düzeltebilen bir parti, seçmenine güven verir.
Muhalif sesleri susturmaya yönelen yönetimler ise eleştiriden yararlanma imkânını da kaybeder. İtirazların bastırıldığı bir ortamda yanlışlar daha geç fark edilir, sorumlular daha kolay korunur. Bu nedenle özgürlükler ile yolsuzlukla mücadele birbirinden ayrı düşünülemez. Gazetecinin soru sorabildiği, siyasetçinin hesap verebildiği bir düzende bataklıkları gizlemek de zorlaşır.
103 yıllık Cumhuriyet’in ulaşması gereken yer, vatandaşın adalete güvenmek için siyasi yakınlık aradığı bir düzen olamaz. Türkiye, demokrasi, özgürlükler, siyasi etik ve yolsuzlukla mücadele bakımından daha yüksek standartları hedeflemeli. Bunun yolu, hukukun üstünlüğünü günlük siyasi hesapların üzerinde tutmaktan geçer.
Fon batağını kurutmak, bu bakımdan AK Parti için de bir samimiyet sınavıdır. Hesap kimlere uzanırsa uzansın sorulabilecek mi? Parti, kendi içinden gelen yanlışlarla yüzleşebilecek mi? Öz güvenin ölçüsü, bu sorulara verilecek cevapta saklı.
Hangi siyasi görüşten olursak olalım, siyasi baskılardan ve her türlü bataklıktan arınmış demokratik bir Türkiye’yi istemeliyiz. Çünkü korunması gereken, herhangi bir partinin itibarı kadar, vatandaşın bu ülkede adaletin yerini bulacağına dair inancıdır.
***
Gürsel Demirok



