COP31 ve TÜRKİYE Antalya

YÜRÜTME ÖZETİ

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı COP31’in 9–20 Kasım 2026 tarihlerinde Antalya’da Türkiye’nin ev sahipliğinde gerçekleştirilmesi Türkiye açısından yalnızca önemli bir uluslararası toplantıya ev sahipliği yapılması anlamına gelmemektedir. COP31 aynı zamanda Türkiye’nin küresel iklim yönetişimindeki konumunu güçlendirme, uluslararası iklim diplomasisinde daha etkili bir rol üstlenme ve ulusal iklim siyasasını uluslararası uygulama gündemiyle bütünleştirme fırsatı sunmaktadır. Bununla birlikte konferansın önemi ev sahipliğinin sağlayacağı diplomatik görünürlükten daha geniştir. COP31 küresel iklim rejiminin yeni yükümlenmeler oluşturma aşamasından mevcut yükümlenmelerin uygulanması aşamasına geçişinin önemli sınamalarından biri olacaktır.
1992 Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi, 1997 Kyoto Protokolü ve 2015 Paris Anlaşması küresel iklim rejiminin temel hukuksal ve kurumsal yapı taşlarını oluşturmuştur. Paris Anlaşması sonrasında iklim değişikliğiyle savaşımda temel sorun artık uluslararası hedeflerin belirlenmesinden çok bu hedeflerin ülkeler tarafından somut, ölçülebilir ve finansmanı sağlanabilir siyasalar aracılığıyla gerçekleştirilmesidir. COP31’in “Uygulama COP’u” olarak tasarlanması bu dönüşümün doğrudan bir yansımasıdır. Bu nedenle COP31’in başarısı yalnızca konferans sırasında alınacak kararların niteliğiyle değil, kararların ve yükümlenmelerin enerji, sanayi, kentler, tarım, finansman, teknoloji ve uyum siyasalarında gerçek sonuçlara dönüşüp dönüşmeyeceğiyle değerlendirilmelidir.

Bu çalışmanın temel amacı COP31’in küresel iklim yönetişimindeki yerini, Türkiye’nin konferansa yönelik hazırlıklarını ve COP31’in hem uluslararası düzeyde hem de Türkiye açısından başarı şansını önsel olarak değerlendirmektir. Araştırmada nitel araştırma yaklaşımı ve belge incelemesine dayalı görgül çözümleme kullanılmıştır. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi belgeleri, COP31 Başkanlığı tarafından yayımlanan belgeler, Türkiye’nin ulusal iklim siyasası belgeleri ve ilgili uluslararası kurumsal kaynaklar temel veri kaynağını oluşturmuştur.

Araştırmanın ilk önemli bulgusu COP31’in küresel iklim rejiminde özel bir konuma sahip olduğudur. COP31 Paris Anlaşması’nın uygulanmasına ilişkin birikmiş sorunların daha görünür duruma geldiği bir dönemde gerçekleştirilecektir. İklim finansmanının yetersizliği, uyum finansmanı, kayıp ve zararlar, teknoloji transferi, kapasite geliştirme, +1,5C hedefinin gerçekleştirilme olasılığı ve ülkelerin ulusal katkılarının uygulamaya geçirilmesi konferansın temel sınama alanları olacaktır. Dolayısıyla COP31’in başarısı yeni hedefler ilan etmekten çok mevcut hedeflerin gerçekleştirilmesini hızlandırabilecek uluslararası iş birliği ve uygulama mekanizmaları oluşturabilmesine bağlıdır.

İkinci önemli bulgu Türkiye’nin COP31 hazırlıklarının örgütsel ve stratejik açıdan kapsamlı olduğudur. Türkiye konferansın fiziksel altyapısından güvenlik, ulaşım, konaklama ve sağlık hizmetlerine kadar geniş bir hazırlık süreci yürütmektedir. Bunun yanında COP Başkanlığı kapsamında uluslararası kuruluşlar, önceki ve sonraki COP Başkanlıkları, devletler, özel sektör, sivil toplum, akademi, yerel yönetimler ve gençlerle ilişki kurulmasına yönelik çok aktörlü bir yapı oluşturulmuştur. Bu nedenle Türkiye’nin COP31’e örgütsel bakımdan hazırlıksız olduğu ileri sürülemez. Tersine, araştırmanın bulguları örgütsel ve diplomatik hazırlığın güçlü olduğunu göstermektedir.

Üçüncü bulgu, Türkiye’nin COP31’de sunabileceği ulusal siyasa portföyünün önemli ölçüde oluşmuş olduğudur. Türkiye’nin 2053 net sıfır emisyon hedefi, Uzun Dönemli İklim Stratejisi, İkinci Ulusal Katkı Beyanı, İklim Kanunu , Emisyon Ticaret Sistemi hazırlıkları, yeşil dönüşüm siyasaları, sıfır atık yaklaşımı, iklim finansmanı kapasitesini geliştirme girişimleri ve dayanıklı kentler siyasası, COP31 Başkanlığı sırasında kullanılabilecek temel siyasa araçlarını oluşturmaktadır. Bu siyasa mimarisi Türkiye’ye yalnızca uluslararası iklim diplomasisi yürütme değil, aynı zamanda kendi deneyimini küresel uygulama gündemine taşıma olanağı vermektedir.

Bununla birlikte araştırma Türkiye bakımından önemli bir yapısal gerilime de işaret etmektedir. Türkiye’nin hedef belirleme ve siyasa oluşturma kapasitesi ile bu hedefleri bütün sektörlerde, bölgelerde ve özellikle yerel düzeyde uygulama kapasitesi arasında tam bir uyum henüz oluşmamıştır. Çalışmada bu durum “iklim kapasitesi açığı” kavramıyla açıklanmaktadır. Türkiye’nin iklim siyasası bakımından temel sorun yeni hedefler ve strateji belgeleri üretmekten çok mevcut hedefleri yeterli finansman, kurumsal kapasite, insan kaynağı, teknoloji ve izleme mekanizmalarıyla destekleyerek somut sonuçlara dönüştürmektir.

Bu durum COP31 bakımından ikinci bir kavramsal sonuç doğurmaktadır: “uygulama paradoksu.” Türkiye, COP31 Başkanlığı aracılığıyla uluslararası topluma iklim hedeflerinin uygulanması çağrısı yaparken aynı zamanda kendi ulusal iklim siyasasının uygulama kapasitesini de uluslararası kamuoyunun değerlendirmesine açmaktadır. Başka bir ifadeyle Türkiye COP31’de yalnızca konferansı yöneten ve ev sahipliği yapan ülke değil, savunduğu “uygulama” anlayışının kendi ülkesindeki sonuçları bakımından da sınanan bir ülkedir.

Bu nedenle COP31’in Türkiye açısından başarısı üç farklı düzeyde değerlendirilmelidir. Birinci düzey ev sahipliği ve örgütsel başarıdır. Türkiye’nin hazırlıkları dikkate alındığında bu alandaki başarı olasılığı yüksektir. İkinci düzey iklim diplomasisi ve uluslararası görüşme başarısıdır. Bu alandaki başarı olasılığı orta-yüksek olmakla birlikte, sonuç büyük ölçüde diğer ülkelerin tutumlarına ve küresel jeopolitik koşullara bağlıdır. Üçüncü ve en önemli düzey ise ulusal iklim siyasası başarısıdır. Bu düzeyde sonuç Türkiye’nin COP31 sırasında ortaya koyacağı uluslararası söylem ile ülke içinde gerçekleştireceği somut uygulamaların birbirini ne ölçüde desteklediğine bağlı olacaktır.

Araştırmanın önsel değerlendirmesine göre COP31’in uluslararası başarı şansı orta-yüksek düzeydedir. Ancak bu başarı otomatik değildir. Özellikle iklim finansmanı, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasındaki çıkar farklılıkları, uyum ve kayıp-zarar finansmanı, teknoloji transferi ve çok taraflı iklim diplomasisindeki jeopolitik parçalanma önemli risk alanlarıdır. Türkiye açısından ise başarı şansı orta-yüksekten yüksek düzeye yaklaşmaktadır. Türkiye, örgütsel hazırlık ve diplomatik görünürlük bakımından önemli üstünlüklere sahip olmakla birlikte, ulusal uygulama kapasitesinin güçlendirilmesi bu başarı olasılığını belirleyecek temel unsurdur.

Bu çerçevede çalışmanın temel sonucu COP31’in başarısının konferansın kendisiyle sınırlı bir olay olarak değerlendirilmemesi gerektiğidir. Başarı, Antalya’da düzenlenecek toplantının niteliğinden başlayarak uluslararası ortaklıkların kurulmasına, finansman ve teknoloji olanaklarının geliştirilmesine, ulusal uygulama kapasitesinin güçlendirilmesine ve kalıcı kurumsal sonuçların ortaya çıkmasına uzanan bir süreç olarak ele alınmalıdır. Bu süreç şu şekilde ifade edilebilir: Ev sahipliği, diplomatik görünürlük, uluslararası ortaklık, finansman ve teknoloji, ulusal uygulama ve kalıcı kurumsal kapasite. Bu zincirin ilk halkalarının güçlü olması tek başına yeterli değildir. COP31’in Türkiye bakımından gerçek başarısı konferansın ardından bu zincirin son halkalarının da oluşmasıyla ortaya çıkacaktır.
Bu nedenle çalışmada COP31 sonrasında kalıcı bir uygulama ve izleme mekanizmasının kurulması, İkinci Ulusal Katkı Beyanı’nın sektörel ve ölçülebilir uygulama planlarına dönüştürülmesi, iklim finansmanı ve proje geliştirme kapasitesinin güçlendirilmesi, Emisyon Ticaret Sistemi’nin öngörülebilir ve saydam biçimde uygulanması, yerel yönetimlerin iklim siyasalarındaki kapasitesinin artırılması, uluslararası iklim diplomasisi ile ulusal iklim siyasasının daha güçlü biçimde bütünleştirilmesi ve COP31 sonuçlarının yıllık olarak ölçülmesi önerilmektedir.

Sonuç olarak COP31, Türkiye açısından yalnızca bir ev sahipliği projesi değil, küresel iklim yönetişimi ile ulusal iklim siyasası arasındaki ilişkinin sınanacağı bir yönetişim ve uygulama laboratuvarıdır. Türkiye’nin COP31 için oluşturduğu siyasa mimarisi önemli bir başlangıç kapasitesi sağlamaktadır. Ancak bu kapasitenin gerçek değerini belirleyecek olan siyasa belgelerinin sayısı veya uluslararası söylemin gücü değil, bunların ölçülebilir ve sürdürülebilir sonuçlara dönüştürülebilmesidir.

Bu bakımdan COP31’in Türkiye açısından temel sorusu “Antalya’da başarılı bir konferans düzenlenebilecek mi?” değildir. Asıl soru, Antalya’da yaratılacak uluslararası siyasal ve kurumsal ivmenin Türkiye’nin ve küresel toplumun iklim hedeflerini uygulama kapasitesini kalıcı olarak artırıp artıramayacağıdır. COP31’in gerçek başarısı bu soruya verilecek yanıtla belirlenecektir.

ÖZ
Bu çalışma, 9–20 Kasım 2026 tarihlerinde Antalya’da gerçekleştirilecek Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı COP31’i küresel iklim yönetişiminin gelişimi, Türkiye’nin ev sahibi ve COP Başkanlığı rolü, ulusal hazırlıkları ve konferansın başarı olasılığı açısından incelemektedir. Araştırmada 1992 Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi, 1997 Kyoto Protokolü ve 2015 Paris Anlaşması ile şekillenen uluslararası iklim rejiminin yükümlenmelerden uygulamaya geçiş aşamasına ulaştığı kabul edilmektedir. Bu çerçevede COP31’in “Uygulama COP’u” olarak kurgulanmasının anlamı ve Türkiye’nin bu süreçte üstlendiği rol çözümlenmektedir. Çalışmada nitel araştırma yaklaşımı ve belge incelemesine dayalı görgül veri kullanılmış ve Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi belgeleri, Türkiye’nin ulusal iklim siyasa belgeleri ve ilgili kurumsal raporlar değerlendirilmiştir. Çözümleme, Türkiye’nin COP31 için örgütsel ve stratejik hazırlıklarının kapsamlı olduğunu ve İkinci Ulusal Katkı Beyanı, 2053 net sıfır hedefi, Uzun Dönemli İklim Stratejisi, İklim Kanunu, Emisyon Ticaret Sistemi ve iklim finansmanı girişimleriyle önemli bir siyasa mimarisi oluşturduğunu göstermektedir. Bununla birlikte hedef belirleme ve siyasa oluşturma kapasitesi ile uygulama kapasitesi arasında henüz tam bir uyum bulunmadığı görülmektedir. Bu durum çalışmada “iklim kapasitesi açığı” ve “uygulama paradoksu” kavramlarıyla açıklanmaktadır. Araştırmanın önsel değerlendirmesine göre COP31’in uluslararası başarı şansı orta-yüksek, Türkiye açısından başarı şansı ise orta-yüksekten yüksek düzeye yaklaşmaktadır. Ancak konferansın gerçek başarısı Antalya’da gerçekleştirilecek toplantının örgütsel niteliğinden çok, uluslararası yükümlenmelerin finansman, teknoloji, kurumsal kapasite ve ölçülebilir uygulama sonuçlarına dönüştürülmesine bağlı olacaktır. Türkiye bakımından COP31’in kalıcı başarısı ise ev sahipliğinin sağladığı diplomatik görünürlüğün ulusal iklim siyasalarında kalıcı bir uygulama ve kurumsal dönüşüme çevrilebilmesine bağlıdır.

Anahtar Kelimeler: COP31, küresel iklim yönetişimi, Paris Anlaşması, iklim diplomasisi, Türkiye, iklim siyasası, iklim finansmanı, uygulama açığı, iklim kapasitesi, 2053 net sıfır hedefi

Prof. Dr. Firuz Demir Yaşamış
Çevre Bakanlığı (e) Müsteşarı

Exit mobile version