3 Eylül’de bu köşede yayımlanan “Yeniden normalleşme imkânsız değil” başlıklı yazımda, Türkiye-İsrail ilişkilerini çeşitli yönleriyle değerlendirmiş, küçük ve kontrollü adımlarla yeniden normalleşmenin mümkün olabileceğini belirtmiştim.
Yazıda, İsrail’in Türkiye’yi bütünüyle karşısına almasının rasyonel olmadığını, Türkiye’nin de İsrail’i yalnızca “düşman” olarak görmesinin uzun vadeli devlet politikası açısından hareket alanını daraltacağını vurgulamıştım.
“Türkiye ve İsrail birbirlerini sevmek zorunda değiller. Ama aynı coğrafyada birbirlerini hesaba katmak zorundadırlar” demiştim. Okurlarımdan aldığım olumlu dönüşler, ilişkilerin geleceğine daha serinkanlı yaklaşılması gerektiği düşüncesinin paylaşıldığını gösterdi.
Son dönemde Türkiye-Azerbaycan ilişkileri bağlamında gündeme gelen haber ve yorumlar, konuyu bir de Türk dünyası açısından değerlendirme ihtiyacını ortaya koyuyor. Çünkü Ankara-Tel Aviv hattındaki gerilim, yalnızca iki ülkeyi ilgilendirmiyor; Kafkasya’dan Orta Asya’ya uzanan bölgesel dengeleri de etkiliyor.
Filistin meselesi ve Gazze’de yaşanan insani yıkım, Türkiye’nin İsrail’e yaklaşımında belirleyici bir yere sahip. Netanyahu hükümetinin politikaları da normalleşme arayışlarını güçleştiriyor. Ancak devletler arasındaki ilişkileri yalnızca mevcut hükümetler ve güncel gerilimler üzerinden değerlendirmek, geleceğin imkânlarını görmeyi engelleyebilir. Filistin halkının haklarını savunmakla diplomasi kanallarını açık tutmak birbirine aykırı değildir.
Azerbaycan örneği bu bakımdan dikkat çekicidir. Türkiye’nin en yakın müttefiklerinden olan Azerbaycan, İsrail ile stratejik ve askerî ilişkiler geliştirmiştir. Ankara ile Bakü arasındaki güçlü bağlar, bu farklılığın iki ülke ilişkilerini belirleyen bir soruna dönüşmesini önlemiştir. Bununla birlikte Türkiye-İsrail ilişkilerinde sağlanabilecek bir yumuşama, bölgesel iş birliği için daha elverişli bir ortam yaratabilir. Bakü de iki başkent arasında diyaloğu kolaylaştırabilecek bir konumdadır.
Enerji, ulaştırma, tarım ve teknoloji alanlarında ortak çıkarların bulunabileceği açıktır. Hazar’dan Türkiye üzerinden dünya pazarlarına uzanan enerji ve ticaret hatları, bölgesel istikrarın önemini artırmaktadır. Su yönetimi, kuraklıkla mücadele ve tarımsal verimlilik gibi konular da gelecekte somut işbirliklerine zemin hazırlayabilir. Elbette bunların gerçekleşmesi, öncelikle siyasi güvenin yeniden kurulmasına bağlıdır.
Kazakistan ve Özbekistan gibi Türk cumhuriyetlerinin İsrail ile ilişkilerini sürdürmeleri de dikkate alınmalıdır. Bu ülkeler, Türkiye ile güçlü bağlarını korurken kendi ekonomik ve teknolojik ihtiyaçları doğrultusunda farklı ortaklıklar geliştirmektedir. Ankara’nın İsrail ile daha öngörülebilir ilişkiler kurması, Türk dünyası içinde ortak projelerin geliştirilmesini de kolaylaştırabilir.
İsrail’de 27 Ekim’de yapılacak seçimler, önümüzdeki dönemin siyasi yönelimi hakkında fikir verecektir. Ancak ilişkilerin geleceğini yalnızca sandıktan çıkacak sonuca bağlamak doğru olmaz. Seçim sonucu ne olursa olsun, karşılıklı hamasi söylemlerin ötesine geçen bir diplomasiye ihtiyaç vardır.
Türkiye’nin bölgesel ağırlığı, ilkelerini korurken konuşabilmesinden ve çözüm üretebilmesinden gelir. Azerbaycan ve diğer Türk cumhuriyetleriyle ilişkilerimiz bakımından da isabetli olan, İsrail ile gerilimi kalıcılaştırmak yerine normalleşmenin şartlarını sabırla aramaktır.
Çünkü dış politikada asıl mesele, bugünün tepkilerini dile getirirken yarının imkânlarını tüketmemektir.
Gürsel Demirok




